İran’a yönelik ABD-İsrail ortak saldırısı, 28 Şubat 2026 itibarıyla Orta Doğu’da yeni bir savaş çağını başlattı . BM Genel Sekreteri António Guterres’in ifadesiyle bu saldırı, “uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit” oluştururken, bölgeyi “uçurumun kenarına” sürüklemiştir.
.
KONTROL EDİLEMEZ BİR FELAKETE DOĞRU
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, birçok boyutuyla, dünya barışı açısından son derece riskli ve tehlikeli bir gelişmedir.
Hukuki açıdan:
Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2. maddesi, tüm üye devletlerin “uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinden ya da güç kullanımından kaçınmasını” emreder
BM Şartı’nın açık ihlali niteliğindeki bu operasyon, uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesini yok saymakta ve “güçlünün haklı olduğu” bir uluslararası sistemi (ortaçağ düzeni) yeniden uygulamaya koymaktadır. Rusya, Çin ve birçok Avrupa ülkesinin eleştirilerine rağmen operasyonun devam etmesi, BM sisteminin etkisizliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Jeopolitik açıdan,
Saldırı küresel güç mücadelesinin yeni bir cephesini açmıştır. ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisinin bir parçası olarak okunabilecek bu hamle, Rusya’yı Ukrayna beklentileri nedeniyle pasifize etmiş, Körfez ülkelerini ise İsrail’le fiili ittifaka yönlendirmiştir. Bölgedeki yeni ittifaklar, uzun vadede daha büyük çatışmaların tohumlarını ekebilir.
Stratejik açıdan:
Rejim değişikliği hedefi, İran’da iç savaş ve parçalanma riskini artırmaktadır. Kontrol edilebilir zayıf bir İran yaratma hedefi, kontrol edilemez bir kaosa yol açabilir. Nükleer programın bombalarla yok edilemeyeceği gerçeği ise, ileride daha büyük bir nükleer krizin habercisidir.
Askeri açıdan:
Savaş ilk saatlerde bölgesel nitelik kazanmış, Irak’tan Bahreyn’e kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İran’ın asimetrik misilleme kapasitesi, ABD ve İsrail’i istemedikleri ölçüde geniş cepheli bir savaşa sürükleyebilir. Uzmanların “bir yıldırım savaşı olmayacağı” uyarısı, çatışmanın aylarca sürebileceğini göstermektedir.
Sosyal açıdan:
Her iki tarafta da toplumlar derin bir travma yaşamaktadır. İran’da azami seferberlik, İsrail’de 70 bin yedek askerin göreve çağrılması, savaşın toplumsal maliyetini göstermektedir. Bebekler ve çocuklar başta olmak üzere, sivil can kayıpları tarifsiz acılara sebep olmanın yanında savaş ve insanlık suçu olarak saldırgan ülkelerin sabıka kayıtlarına eklenmektedir.
Ekonomik açıdan:
Enerji arz güvenliği ciddi tehdit altındadır. Mısır’a gaz akışının durması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, havayolu ulaşımının sekteye uğraması, küresel ekonomiyi derinden etkileyebilecek gelişmelerdir.
TÜRKİYE’NİN DURUMU
Türkiye, resmi açıklamalarda ılımlı bir tutum sergilemektedir. Dışişleri Bakanlığı, “uluslararası hukuka aykırı ve masum sivillerin hayatını tehdit eden her türlü eylemden derin kaygı duyduğunu” belirtmiş, tarafları saldırılara bir an önce son vermeye davet etmiştir.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Türkiye’nin gerilimin düşürülmesi, sivillerin korunması ve diplomatik kanalların etkin biçimde işletilmesi için üzerine düşen sorumluluğu yerine getireceğini ifade etmiştir.
Ancak, Türkiye bir NATO üyesi olarak dolaylı biçimde ABD, İsrail ve NATO hattında yer almaktadır. Türkiye’deki Amerikan/NATO tesisleri isthbarat toplamakta, Amerikan ordusunun mühimmat ihtiyaçlarını karşılamada Türk savunma sanayii şirketleri önemli roller üstlenmektedir.
Atatürk’ün her alanda tam bağımsızlık ilkesinden uzaklaşılmış olması Türkiye’yi milli çıkarlarımıza aykırı ve bedeli çok ağır ödenecek maceralara sürükleyebilir.
SONUÇ
Tüm bu boyutlarıyla değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail’in İran saldırısı, yalnızca Orta Doğu’yu değil, tüm dünyayı etkileyebilecek bir felaketin başlangıcı olabilir. Sözlerimi BM Genel Sekreteri Guterres’in uyarısıyla bitiriyorum: Uluslararası toplum birleşmeli ve tüm bölgeyi “uçurumun kenarından geri çekmelidir” . Aksi takdirde, kimsenin kontrol edemeyeceği bir olaylar zinciri, dünyayı daha önce görülmemiş bir kaosa sürükleyebilir.